Üretenler Köle midir?

İşçilerin “köle” olarak çalıştırılması, patronlar ve sermayedar siyasiler tarafından hiç bu kadar bariz bir şekilde belirtilmemişti belki. Liberal politikaların emekçileri ezen iktisadi yaklaşımları, bunun yanında vatan, millet, din, Sakarya sevgisini aşılamaya çalışıp, işçilerin insan olmasının bilincine varmamaları için önemli bir çaba sarfedilmekte. Her sabah “acaba bugün halka maddi yardım anlamında destek verecekler mi?” diye uyanan milyonlar, değişen bir şey olmadığını gördüklerinde televizyonların korkunç tehditinden kurtulmak istercesine ya kısıyorlar sesini ya da kapatıyorlar. Her zamanki gibi parası olan sermayedarlardan biyolojik olarak hiç bir farklarının olmadığının bilincindeler. Güneşin doğuşundan batışına kadar geçen sürede binlerce insan covid-19 nedeniyle ölürken, parası olanların kendilerini köle olarak gördüklerinin bilincindeler. İşçilerin bir kısmı ücretsiz izinle evlerinde kalarak ailesini maddi açıdan nasıl geçindireceklerinin mantıklı bir cevabını bulamazken, bir kısmı da zorunlu olarak çalışarak ailelerine virüsü bulaştırma korkusundan kendilerini alamıyorlar. Bu çerçevede işsizlik fonunun güme gitmesi, maske dağıtımında sorunlar yaşanması, orta ve alt sınıflara “başınızın çaresine bakın” demek istenmesi, ülkemizin siyasi liderlerine karşı antipatik bir eğilim duymaktadır. Bunları sorgulayanlar ise “vatanın bölünmezliğine karşı çıkmak” ile suçlanmaktadır. Kendi meşruiyetlerini kabullendirmek, oturdukları koltukları(pozisyonları) korumak, otoritelerini sağlamak adına yoksulların, ezilenlerin haklarını savunanları algı operasyonlarıyla kamüfle etmeyi kendilerine and içen bir avuç insan…

-Devletimiz işsizlere, işsiz kalanlara destek veremeyecek bu gidişle. Ben çocuklarıma, eşime ne diyeceğim? Ne yapacağım ben? Nereye gideceğim?

-Kudret abi devletimiz en kısa zamanda bu olaya el atar. Sen merak etme. Biz nerelerden geldik

-Faik! Oğlum devletimiz kendi açıkladı. Para yok yani. İşsizlik fonu boş. Ne yapacağız biz? İki çocuk büyütüyorum ben. Senin de üç çocuğun var. Biri bebek henüz. Ne yapacağız lan? Nereye gideceğiz biz?

Mesaj gelir ikisine de: Biz Bize Yeteriz Turkiyem Milli Dayanisma Kampanyasi’na “KORONA” yazip bu mesaja cevap vererek veya “8119”a kisa mesaj atarak 10 TL katki saglayabilirsiniz.

-Abi devlet mesaj attı para istiyor

-Cevap verme Faik

Durumun ciddiyetinin farkında olmayanlar ve olmak istemeyenler ya hala liderlerin karizmatik yönleriyle ilgilenmeye devam ediyorlar ya da yeteri kadar paraları var. Karizmatik lider anlayışına kendilerini kaptırarak ülkemizin bilim alanında dünyada birinci sıralarda geldiğine inanan bir çok ciddiyetsiz insan var. Bu insanlar işçi değil, emekçi değil, ezilen değil, üreten değil. Kasalarında birikmiş milyonları işçilerin sırtından kazanmayı zevk bilmiş insanlar, kendilerini dünyanın devi sanırlar. Bunun yanında vatandan, milletten, bayraktan bahsederler. Ortalıkta milli iradenin milli dayanışma ile yakından bir ilişkisi olduğunu söyleyenler, ailesini geçindiremeyeceklerinin korkusunu yaşayan milyonlarca işçinin sırtından geçindiklerini açık bir şekilde ifade ediyorlar: “Biz bize yeteriz.” Nasıl yeteceğiz peki? Birey aileyi oluşturur, aile de toplumu. Biz bize yetebilmemiz için öncelikle ailelerin refah içinde olması gerekiyor. Yani birey-aile-toplum ilişkisinde birey aileyi oluştururken maddi geçim sıkıntısı yaşamaması gerekiyor. Peki maddi geçim sıkıntısı yaşamamaları için ne yapılması gerekir? Cevap şu: İktidarın örtbas etme politikasıyla ileri sürdüğü bazı söylemlerini bırakıp ailelerin kalkınması için destek vermesi gerekiyor. Ki toplumu oluşturmamız için öncelikle aileyi yaratmamız gerektiğinin bilincinde olması gerekiyor devletin. “Biz bize yeteriz” derken neyi kastettiklerini kendileri de bilmediği bir çıkmazla karşı karşıya olduklarının farkında olmaları gerekiyor. Neyse Kudret abiyle Faik’e geri dönelim bakalım ne diyorlar:

-Abi cevap verme diyorsun da devlet bu yani. Kırk yılda bir mesaj atmış. Hatta kırk yılı bilmem ama devlet bana ilk defa mesaj attı abiii

-Faik sen Demir-Çelik fabrikasında yıllardır ustasın oğlum. Yedi ay önce çalışma esnasında serçe parmağını kaybettin sen. Devletimiz düşünüp mesaj attı mı?

-Yok abi atmadı

-Neyse. İnşallah şu süreç geçer de çocuklarımız mağdur olmaz Faik.

-Kudret abi reisimiz bizi yalnız bırakmayacaktır. Sen gönlünü ferah tut. Vatanımızı, milletimizi bölmeye çalışanlar her daim cezasını bulur abi

-Öyle de. Bunun konumuzla ne alakası var oğlum?

Üretenler köle midir? Ülkenin ayaklarını oluşturan işçileri, emekçileri mitinglerde övmek, sevgi gösterileriyle gurur okşayıcı sözler söylemek, saygı gösteriyormuş gibi onların gözlerinin içine baka baka oy istemek… sonra da olağanüstü bir koşul (pandemi, deprem vs.) gerçekleştiğinde hiç bir şey olmamış gibi onları yok saymak, hiç etmek, bertaraf etmek… oy isterken işçiler ve emekçiler “kahraman”, katledildiklerinde veya temel ihtiyaçlara (hak araşı) olan taleplerinin yerine getirilmesini beyan ettiklerinde “vatan haini, terörist”. Yok ya! Başta sorduğum sorunun cevabını “tabiki de köle değiller, onlar ülkemizin bel kemiğidirler, işçilerin her zaman arkasındayız” deyip de emekçileri bir ideolojik malzeme olarak gören sahte devrimcilerin ve faşist zihniyetlerin yapmacık aydın tutumları, inkar edilemez bir gericiliktir. Gericilik kelimesi bana göre; geriye doğru adım atan, tarihsel olarak eski geleneklerle hareket edilmesini içgüdüsel olarak arzulayan, “emek sömürüsü”, “işçi sınıfı”, “emekçiler”, “şiddet gören kadınlar”, “ezilen dini ve etnik kökenli vatandaşlar” “milli irade”, “milli dayanışma”, “milli değerler”, “dini değerimiz”, “yoksullarımız” gibi kavramları meydanlarda orada burada sadece retorik (güzel söz söyleme, hitabet) olarak dile getiren (yani bu kelimelerin vicdani temellerini kullanarak etkileşim yaratan), ne idüğü belirsiz bir yığın insan tarafından boy gösterenlerin, kendi iktisadi ve sosyal menfaatleri doğrultusunda sarf ettikleri çıkarlar bütününe “gericilik” demekteyim. Sarf ettikleri bu cümleler; insanların vicdanını ve milliyet (kültür) bağlılıklarını sömürmek için bire bir cümlelerdir. Bu sömürünün başarıya ulaşmasındaki yollardan bir tanesi ise; dolaylı yoldan, farkettirmeden gerçekleştirmeyi arzulamaktır. Yani hitabetlerine “biz ümmeti Muhammet’in evlatları”, “biz Türk evlatları”, “bizler Çanakkale evlatları…” diye başlayan menfaatçilerin aklında tek ve vazgeçilmez bir gaye vardır: bu sözleri söylerken sömürmek, sömürürken farkettirmeden, hissettirmeden ezmek…

Aristoteles M.Ö. 370’li yıllarda yaşamış Antik Yunan filozoflarındandır. Binlerce yıl önce şu cümleleri kullanmış “Politika” adlı kitabında: “toprak herkesindir, mahsul ortaktır. Tam tersi de olabilir, yani toprak ortaktır ve birlikte işlenir ama mahsul herkese eşit ve adil bir şekilde dağıtılır. Bir başka yöntemde ise hem toprak hem de mahsul ortaktır. Eğer iş ve elde edilen yarar aynıysa sorun yok, fakat değilse; fazla çalışmayıp çok mahsul alanlarla, çok çalışıp fazla mahsul alamayanlar arasında anlaşmazlıklar olacaktır.” (Aristoteles, Politika, Say Yayınları, 2013, s. 55) Aristoteles’in Politika adlı kitabındaki bu kısım beni hem şaşırtmış hem de etkilemişti. Şaşırtmıştı çünkü binlerce yıl önce toprağın ortak, mahsulün herkese (veya tam tersi) ait olduğunu beyan ediyor. Yani Babeuf, Blanqui, Marks veya Engels’in doğumundan binlerce yıl önce bunu beyan ediyor. Tarih bizlere binlerce yıldır insanlığın para (kâr), mevki (itibar), şöhret (ego) hırsı çerçevesinde sömürüldüğünün anahtarını vermekte. Bu anlamda binlerce yıllık insanlık tarihinde toprağın bir yığın azınlık (aristokrat, oligark, kapitalist veya emperyalist) tarafından yönetilmesi, üretici güçlerin ise köle olarak görüldüğü işçiler tarafından oluşturulması tesadüf olmamakla birlikte, sadece çağa göre uyarlandığını görüyoruz. Yani kölelik kalktı ama fabrikalarda eşit ve adil olmayan koşullarda çalışmaya devam ediniz. Çalıştığınız emek sizi değil, patronları ve daha da zenginleşen oligarkları (liberal siyasetçileri) beslesin lütfen. Salgın veya deprem gibi doğal afetlerle karşılaştığınızda ülkenin ayaklarını sizin oluşturduğunuzu bir yana atıp, başınızın çaresine bakınız. Hatta varsa 10 ₺ bağış yapınız. Sonra da onlar tarafından hitaben süslenen sözcüklerin; “vatan-millet-bayrak-din siyasetinin arkasına sığınılarak sömürüldüğünüzü” ifade ettiğinizde en büyük vatansever onlar, en büyük vatan haini ise siz olunuz.

Aşk nedir?

İsmine aşk dediğimiz şey aslında nedir? Romantik olmak, romantizm, cinsellik, sevişmek, el ele tutuşmak, koklaşmak, öpüşmek, güzel sözler söylemek, birlikte şarap içerken şiirler okumak veya dinlemek, birlikte yıl dönümlerini kutlamak vs… Bunlar aşkın tanımını yapmak için yeterli midir? Birlikteliği, beraber olmayı, anlaşmayı sağlamak için yeterli midir? Yoksa her şeyin bir gerçekten doğduğu gibi aşkın da gerçekliğe, paylaşıma, iletişime, sohbetler etmeye, yaşantılara, birbirini saygıyla, sevgiyle, anlayışla, sağduyuyla, empati ve ikili düşünme yeteneğiyle kuşatmak mıdır? Hangisidir aşk? Ben şöyle tanımlamaktayım aşkı: Diyelim ki bir bina inşa ediyorsunuz. İnşa ettiğiniz binanın sağlam temellendirilmesi için inşaat alanında hangi bilgilere sahipseniz, temelleri atmak için o bilgileri mütemadiyen ve yavaş yavaş uygularsınız. Yani binayı bitirdiğinizde onun sağlam olmasını istiyorsanız, temellerini en baştan, sıkı sıkı, yavaş yavaş ve sürekli olarak tatbik ve tetkik etmeniz gerekir. Aksi taktirde bunların hiç birine özen göstermeden sadece binanın dış yapısının süslerle, desenlerle, çatısının şıklığıyla, modern görünümüyle, sıcak veya serin oluşuyla, duvarlarının parlak ve simli, kapılarının çelikten bir zırh gibi insanı büyüleyen göz kamaştırıcı(veya yanıltıcı) dış görünümüyle ilgilenirseniz; temelinde sağlam oturtulmamış bu görünümün ileriki safhalarda yıkılacağının bilincinde olmanız gerekir. Çünkü zamanında temelini sağlam, düzgün, modern ve içerisinde güvenle yaşanılabilir bir bina inşa etmemişseniz, dış görünümün; desenlerin, süslerin vs. hiç bir anlamı yoktur. O bina yıkıldıktan sonra süs ve desenlerin hiç bir gereği hiç bir anlamı yoktur. O bina yıkıldıktan sonra istediğiniz kadar dış görünüme önem vermiş olun ve istediğiniz kadar bu yapının oluşmasında çok emeğinizin geçtiğini, her şeyinizi ortaya koyduğunuzu kanıtlamaya çalışın; o bina yıkılmaya mecburdur. Şimdi değilse bile, aylar veya yıllar sonra yıkılmaya mecburdur. Aşk da böyledir. Düşünmüyorsanız, empati kurmuyorsanız, paylaşmıyorsanız, sağduyulu olmuyorsanız, saygı ve ahlak çerçevesinde tartışamıyor veya sohbetler edemiyorsanız, ileriyi öngörmeden ve “şimdiyi” doğru temeller etrafında inşa edemiyorsanız, ortak bir noktada buluşamıyor veya ortak bir noktada buluşamıyor olsanız bile birbirinizin görüş ve önerilerini saygıyla karşılamıyorsanız ve bu şekilde temellerini atmıyorsanız istediğiniz kadar birbirinize romantik aşk ve sevgi sözcükleri, istediğiniz kadar el ele tutuşmalar, istediğiniz kadar yıl dönümü kutlamalarla süslenmiş olsun; o ilişki bir yanılgıdan ve bir alışkanlıktan öteye gitmeyecektir. Romantik olmayın demiyorum. Romantik de olun ancak işin sadece romantik tarafına bakarsanız yanıltır sizi, kandırır. Süslemeler, bir nesnenin sağlam olduğunu göstermez, onu ancak dışarıdan bir gözle baktığınızda güzel görünmesine neden olur. Bir masa gibi… Bir masanın dış görünümü çok şıktır. Ancak ayaklarına dikkat edin. Ayakları sağlam yapılmamışsa üzerine taşıması gerektiğini tahmin ettiğiniz bir eşya koyduğunuzda kırılabilir. Bu da sizin o masanın sağlam olmadığı konusunda, sadece görüntü olarak şık durduğunun bilgisini verir. Yani aşık olun, süsleyin birbirinizi(yani romantik de olun) fakat aynı zamanda tanıyın, tartın birbirinizi. Tetkik edin, değerlendirin, ölçün birbirinizi. Paylaşın, empati kurun, ahlaklı olun, sayın birbirinizi. Öpüşürken dudaklarınız bile birbirine saygıyla yaklaşmalı. El ele tutuştuğunuzda elleriniz birbirini ısıtmalı. Birbirinizi kokladığınızda ciğerleriniz rahatsız olmamalı. Bakışlarınız her buluştuğunda hiç bir göz rahatsızlığınızın olmamasına rağmen o an miyoptan şikayet etmemelisiniz. Birbirinize güzel aşk sözleri söylediğinizde bu söylemlerin arkasında yatan gerçekliğe bakın. Gerçekler ve doğrular olmadıkça aşkın ve sevginin hiç bir mantığı yoktur. Hiç bir nedeni de yoktur. Yani bina yıkılmamalı, doğalgaz veya su boruları patlamamalı, duvarlar zaman içinde çatlamamalı, rutubet de olursa yandınız, işiniz yaş.

Ressam: Max Ernst

Laylaylom bir ilişki istiyorsanız bu söylediğim şeylerin tam tersi bir istikamette yürüyebilirsiniz. Laylaylomdan kastım sadece duyguların ve bedenlerin tatminini kastetmekteyim. Sırf bedenim tatmin olsun, duygularım doyuma ulaşsın diyorsanız buyurun.

Ressam: Muhammed Salah

Ruhla, akılla bezenmemiş bir aşk, bir sevgi yanılgılardan ibarettir. Dünyadaki her şey mantığın ürünüdür ve nedensiz tek bir zerre parçasının bile hiç bir anlamı yoktur. Yani yaşıyorsunuz; bir nedeniniz olduğu için yaşıyorsunuz. Düşünüyorsunuz; bir nedeniniz olduğu için düşünüyorsunuz. Sosyalleşiyorsunuz, iletişime geçiyorsunuz, cesur olmaya, azimli olmaya, nefes almaya, mücadele etmeye çalışıyorsunuz. Bunları yaparken aslında “nedenler” için savaşıyorsunuz. Hiç bir şeyin nedeni, o şeyin gerçekliğinden bağımsız değildir. Gerçekler nedensiz, nedenler gerçeksiz ve gerekçesiz var olamaz. Yani iki sevgili gibidir “gerçek” ve “neden”. Biri olmadan diğerinin olması imkansızdır. Aksine yaşam olmaz, varlık olmaz, döngü olmaz, sevgi olmaz, aşk olmaz… Aşkın olmadığı yerde gerçeklerden bahsedemezsiniz. Gerçeklerden bahsedemediğiniz bir yerde ise nedenlerden dem vuramazsınız. Kaldı ki nedenlerden dem vuramadığınız bir yerde yaşayamazsınız.

Ressam: Pierre Dupont

Bir bireye duyulan aşk da böyledir. Ruhunuzla, aklınızla, zihninizle yaklaşmıyorsanız, bedenlerinizin hiç bir gerekçesi, hiç bir nedeni yoktur. “Ee duygular olmadan nasıl aşık olacağız?” denilebilir. Duyguları yöneten akıldır. Aklı yöneten yine akıldır. Önemli olan aklınızın duygularınızı bir süzgeç aracılığıyla süzüp, mantıklı bir yapı ortaya çıkarabilmesinin farkında olmanızdır. Yani akıl yöneten, beden yönetilen olmalıdır. Siz tam tersini uygulamaya çalışırsanız, yani bedenin yöneten, aklın yönetilen olmasına çabalarsanız; doymak bilmez bir bedenle, düşündüğünü sanan bir akılla karşılaşırsınız. Böylece de doğru olanın hiç bir zaman değişmediğini, gerçeklerin hep bir değişime uğradığı gibi saçma sapan bir düşünceyle şekillendirirsiniz hayatınızı ve duygularınızı. Halbuki doğrular değişir. Gerçek olanlar hep gerçek olarak kalır.

Ressam: Frank Dicksee

Burada duyguların yaşanmayacağı, yaşayamayacağı gibi bir şey kastetmemekteyim ki imkansızdır bu. Sadece salt duygularla hareket edilmeyeceğini, mantıkla işbirliğinde her daim bir arada bulunmaları gerektiği kanısındayım. Yani evet akıl bedenin-duyguların yöneticisidir. Sevişmek, öpüşmek, el ele tutuşmak, sevgi sözcükleri ve daha bir çok romantik oksitlemenin yaşanmaması gerektiğini söylemiyorum. Aksine, bu tür romantik öğelerin mantıkla, zihinle, akılla işbirliği içerisinde bulunması taraftarıyım. Yani öpüşün ama bir yandan da tanıyın, sayın, ahlaklı olun, sağduyuyla çevreleyin birbirinizi. Örneğin düşünün; ilişkide bir tartışma esnasında hakaretler, küfürler veya rencideler havalarda uçuşuyor. Sizce sağduyu, mantıklı düşünüş, mantıkla inşa edemeyiş, saygı ve ahlak olmaksızın üstesinden gelebilir misiniz bu tartışmanın? En önemli sorun bu tartışma neyle sonlanacak? Sonlandı diyelim, küfür ve hakaret ettiniz birbirinize, sonraki süreçlerde birbirinize “aşkım” diyebilecek misiniz, el ele tutuşup film izleyebilecek misiniz, öpüşebilecek misiniz? Halbuki bu saydığım ve aklıma gelmeyen bir çok mantık ögelerinin (sağduyu, saygı, empati vs..) olsaydı, inanın bu tartışma hakaretlerle değil; yapıcı eleştiri, öz eleştiri gibi olgun bir ince işleyişle sonlanabilir, siz de rahatlıkla öpüşebilir, film izleyebilir veya başka romantik şeyleri rahatsızlık duymadan, katlanmak zorunda olduğunuzu hissetmeden gerçekleştirebilirdiniz. Bir şeyi, herhangi bir şeyi duygularla inşa edemezsiniz. Sadece duygularınızı katarsınız o şeye.

Bizi Biz Yapan, Yine Bizizdir

İnsanın tecrübe kazandığı öyle anlar vardır ki bazen ufak tefek şeyleri kafanıza takmadan hayatınıza devam eder, daha önemli şeylere odaklanmanız için kendinizi kamçılarsınız. Önyargılara ve kibirlere öyle alışmışsınızdır ki bazen kibirli bir insan karşınıza çıktığında ya susarsınız ya da onu kibirli olmaktan vazgeçirmeye çalışırsınız. Bunu belki kendi yaşam tarzınızın, kendi inandığınız değerlerin bir yansıması olarak görür, belki de hiç konuşmadan kibirli ve önyargılı oluşuna hiç ses etmeden dinlersiniz karşınızdakini. Benim de başımdan böyle bir hikaye geçti. Kibirin ve önyargının yüce ışıltısını kendisine ant içmiş biri karşısında susmayı ve bir şey söylememeyi tercih etmiştim önce. Çünkü bazen ne söylerseniz söyleyin, bir insanda insanlık değerlerine ait bir vasıf göremiyorsanız o insana ne anlatırsanız anlatın size inanmayabiliyor. Bu da bir önyargıdır belki. Fakat önyargıyla ve kibirle hareket edenler, birliğe ve bütüne pek önem vermemektedir. Parça halinde olan şeyler onlar için çok önemlidir. Halbuki parçalar bütünü oluşturur… İnsanlık gibi… Neyse. Okulum uzadı diye Ankara’ya, ailemin yanına yerleştim. Bandırma’ya sadece sınavlar için gitmekteyim. Yine vize sınavları için gelmiştim Bandırma’ya. Sınavlardan önce Emre’yle görüşme sözü aldık. Akşam 19:00’da kahve içip sohbet edeceğiz diye sözleşmiştik. Yanında arkadaşıyla birlikte gelecekti sözleştiğimiz kafeye. Ben erken gelmiş, bir çay söylemiştim bile. Tam çayın son yudumunu da aldım ki kafenin kapısı açıldı, gülerek oturduğum masaya geldiler. Ben de görür görmez gülümseyerek ayağa kalktım, sarıldık Emre’yle. Hemen tanıştırdı: “Gözde Mustafa, Mustafa Gözde.” Her iki taraf da tebessümle “memnun oldum” dedikten sonra usulca yerimize oturduk, ben ikinci içeceğimi kahve olarak belirtirken onlar da çay söylediler kendilerine. Neyse. Okuldan, aileden, iş aramaktan, işsizlikten, hocalardan vs sohbet etmeye başladıktan sonra toplum, etnik köken, din gibi konulara geldik birden. Sohbet usulünce ilerliyordu fakat eksik olan bir şey vardı bu konulara girerken: Sağduyu. Toplumda herkesin kardeşçe yaşaması gerektiği konusunda bir çok güzel söz söyledi Gözde. Çok beğendim fikirlerini. Alevinin sunniyle, Kürt’ün Türk’le, siyahın beyazla, kadının erkekle vs. eşit ve hür bir şekilde yaşaması için toplumun birçok sorumluluğun altına elini sokması gerektiği konusunu söylediğinde, fikirlerine katıldığımı ifade etmekten kendimi alamadım. Ancak daha sonra konu biraz daha bireyselleşti, kişiselleşti, kendine dönük oldu. Bazı insanlar size önce süslü sözlerle bir şeyler söyledikten sonra, aslında asıl söylemek istediği fikrin temellerini atmak için süslü yollara başvurduğunu, böylece kendini daha rahat anlatacağının yollarını çizmiş olur. Yani asıl söylemek istediğini direkt söylerse sizin yanlış anlayabilme olasılığınızı ortadan kaldırmak için, öncelikle size süslü cümleler kullanmak isteyecektir. Bazı insanlar böyledir. Neyse ki süslemelerden sonra asıl konuya girdi: “Kürtler ve Aleviler asla banyo etmezler. Banyo etseler de ayda bir veya üç ayda bir ederler ve yemekleri asla yenmez.” dedi birden Gözde. İçimden biraz güldüm tabi. Gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan her şeye gülmek gibi kötü bir huyum vardır. “Vay edepsizler” dedim, “Toplumu temizleyebilmemiz için önce banyo yapmamız lazım zaten” dedim alayla. Farketmedi alay ettiğimi tabi. Sonra “Eee?” dedim “başka ne yapıyorlar bunlar?” heyecanla ve yüzünü buruşturarak: “Sen bilmiyor musun?” dedi. “Onlar mum söndü gibi sapıkça bir aktivitede bulunuyorlar” dedi. “Kürtler zaten kardeş kardeşe evleniyorlar” dedi. Yine içimden bir gülme krizine engel olurcasına kahvemi yudumlarken aklımdan Hasret Gültekin’nin “çeke çeke” deyişi geçmesin mi! Bir yandan Gözde’yi dinliyorum bir yandan da içimden deyişe eşlik ediyorum. “Seversen Ali’yi değme yarama.” Neyse sonra: “Sen ne düşünüyorsun bu konuda?” diye sordu gözlerime usulca bakarak cevap beklercesine. Sanki çok normal bir konuşmaymış, her yerde aynı şeyler söyleniyormuş, “zaten alışık olduğumuz konular bunlar, cevabını bildiğimiz konular” diyormuşcasına bakıyordu sorar gözlerle bana. Bu sorunun ciddiyetine ben de katılarak: “Hayatında Alevi veya Kürt bir yakının oldu mu hiç? Yani kendi gözünle gördün mü bu anlattığın şeyleri” dedim. Bir an kaşlarını düşünüyormuş şeklinde hafif kaldırarak durdu ve cevabı “evet!” oldu. “Kendi gözlerimle gördüm” dedi. Farklı bir cevap gelmeyeceğini anlamama rağmen: “Bir Kürt veya bir Alevinin banyo edip etmediğini, yemeklerinin yenilemeyeceğini, mum söndü olayını, kardeş kardeşe evlendiklerini gözünle gördün yani öylemi!” dedim hafif bir tebessümle. “Yaniii.” dedi “bize anlatılanlar öyle” dedi. Şimdi “size anlatılanlar farklı senin gözünle görmüş olman farklı” diyecektim ama konu uzamasın diye bu çelişki üzerinde pek durmadım. Bakıştık bir 4-5 saniye. Sonra yine Okuldan, aileden, hayattan falan konuştuk üçümüz de. Biraz bağımsızlaştı konu böylece ve sohbetin ileriki safhalarında Gözde bana dönerek: “Sen kitapları çok seviyormuşsun. Ben de bayılırım kitap okumaya. Çok sakin bir ses tonun ve diksiyonun da var dedi. Müzikle de ilgileniyorsun Emre anlattı.” dedi. “Çok geniş bir yapın var. Bir sanat aktivitesiyle ilgilenenler hep böyle pozitif mi olur!” dedi. Ben de az önceki konuyla bağlantılama isteğime engel olamayarak teşekkür ettikten ve kendisinin de çok “naif” bir insan olduğunu belirttikten sonra: “Peki!” dedim. “Bana söylediğin bu övgü dolu sözlerin sahibi herhangi bir Alevi veya bir Kürt olabilir mi sence?” dedim. “Bence olamaz.” dedi. “Nedenini sorabilir miyim, öğrenmek isterim?” dedim. Hevesli bir şekilde dünyadaki herkesten daha çok bilen birinin mağrurluğuyla: “Çünkü bu niteliklerde herhangi bir Kürt veya Alevi göremezsin. Genellikle vatan ve millet sevgisinden yoksundurlar ve kaba saba olmasından tut herşeyine kadar sapkın ve mide bulandırıcı düşünce yapılarına sahiptirler. Düşüncesene bir insan neden camiye gitmez? Benim aklıma gelen yıkanmadıkları içindir. Çünkü kötü koktuğunuz anlaşılırsa yanınızda saf tutan cemaat de rahatsız olabilir. Bu yüzden bu niteliklere sahip değiller” dedi vurgulayarak. Emre de tabi bana bakıyor, benim söyleyeceklerimi merak edercesine, sinirlenebileceğimi anlamak istercesine bekliyordu konuşmamı. Acaba ne söyleyeceğim diye bakıyordu bana Emre. Ben de ona “seni mahçup etmem merak etme” dercesine göz kırptım çaktırmadan ve gülerek. Susmuştu Gözde, konuşma sırasının bana geldiğini anlamıştım artık, bir sigara yaktım, küllüğe el alışkanlığının vermiş olduğu şekilde çırptım sigarayı, bitmek üzere olan soğumuş kahvemi iştahla ve yavaşça bir yudumda kafama diktikten sonra şöyle söyledim: “Gözde, ben de o söylediğin pis insanlardanım. Aleviyim ve etnik olarak Kürt’üm.” dedim direkt tebessümle. Baktı, sustu, dudakları biraz aralanmış, yüzümün her bir kıvrımını şaşkınlık ve utanç duymuş gibi inceliyordu. Sanki yüzümde dini inancım ve etnik kökenim yazıyordu da bunu okuyabilmek için ekstra bir çabaya gerek duyuyormuş gibi bir hali vardı. Yüzümdeki organlardan sadece gözlerime bakmadı. Ya da bakamadı. Böylece 7-8 saniye şaşkınlık ve utançla inceledikten sonra aynı cümleleri biraz kekeleyerek kurdu: “Bi.. B.. Biz Ale.. Alevisiyle Sunnisiyle, Kürt’üyle Türk’üyle…” direkt sözünü kestim. O da hiç itiraz etmedi, sanki sözünün kesilmesini isteyip benim konuşmamı ister gibiydi ve şu sözcükler çıktı ağzımdan içgüdüsel: “Sen insanlara yardım edersen, insanlığa hizmet edersen, kendi özünü; kendi insanlık özünü, değerini, kimliğini tanırsan, yani sen seni bilirsen; Hak sende, sen de Hak’ta isen, ister Alevi ol ister Sünni. Pis olmak veya kötü biri olmak Alevilikle veya Kürtlükle veya başka bir şeyle ilgili değildir, karakterle ilgilidir.” dedikten sonra yaklaşık bir buçuk iki saat Alevilik, Kürtlük, daha sonra insanlık hakkında, insanlık değerleri hakkında konuştuk. Daha doğrusu biraz gevezelik ederek hep ben anlattım bildiklerimi. Dinlemeye aç birini görünce sabaha kadar konuşabilirim, dinlenilmeye ihtiyacı olan birini duyunca da sabaha kadar dinleyebilirim. Gözde’nin de dinlemeye aç biri olduğunu gördüm o an. İki saat anlattım yaşayış tarzımızı… “Ben öyle bilmiyordum” dedi. “Bize neden böyle anlatıldı hep!” dedi. “Biz niye böyle biliyoruz!” dedi. “Neden böyle önyargılı bakmışız hep” dedi. “Eve gider gitmez bu söylediklerinin üzerine daha çok şey katacağım, daha çok araştıracağım” dedi ve ardından özür diledi. Özre gerek olmadığını belirttim. Onun hiç bir kabahatinin olmadığını söyledikten sonra Emre’yle bakıştık birden. Bir gün birlikte yemek yiyelim dedim sonra. “Tabi Gözde benimle yemek yemeği haram saymazsa” dedim esprili ve gülerek. Hepimiz güldük sonra bu espriye. Yavaş yavaş gülüşünü durdurarak şaşkınlığı gitmiş, geriye kalan utancıyla baş başa kalmıştı. Bunu da gözlerimin içine bakarak gidermeye çalışıyordu sanki. Gözde artık gözlerimin içine bakıyordu. Utancını biraz dinginleyebilmek için atıldım: “ciğer sote ve pilavı çok güzel yaparım, bir gün denk gelirsek size parmaklarınızı yedirtebilirim” dedim. “Tamam, mutlaka yapalım bir yemek akşamı” dedi Emre oradan heyecanla. Ben Ankara’ya gitmeden yapacaktık yemeği fakat sınavlar gelip çatınca görüşemedik ikisiyle de. Neyse ki barış ve kardeşlik çerçevesinde ayrıldık kafeden. Aradan dört gün geçmişti. Bir mesaj geldi bana: ” Mustafa, özrümü kabul etmen için ne yapabilirim bilmiyorum. Ancak senin sayende görüştüğümüz güne kadar içimde bir önyargının varlığını hissedememişim. İnsanlık bir bütün, asla görememişim. Bu anlamda bir yandan teşekkür ediyorum sana bir yandan tekrar özür diliyorum. Gözde.” bu mesaj beni etkilemişti. Çünkü bir insanın önyargılarını atmasında yardımcı olmuştum. Bunu başarmışlığımın verdiği mağrurlukla bu hikayeyi elimden geldiğince de paylaşmak istedim. Bizi biz yapan insani değerlere sahip çıkmamız için statüye, yaşayış tarzına, dile veya dine gerek yoktur. Bizi biz yapan yine bizizdir. Önyargılarla ne bir oluruz ne diri oluruz ne de iri…

İnsanın iyisi kötüsü her yerde, her inanışta, her ideolojide, her bölgede vardır. Kaldı ki bu hikayenin tam tersi de olabilirdi. Kötü insan modelini bir dine veya bir etnik kimliğe indirgememizin hiç bir gerçekliği, hiçbir doğruluğu yoktur. Yani bir insan Sünni diye veya Alevi diye bu insan hakkında hurafelerle iyi veya kötü diyemezsiniz. İyi bir insan olmak, inanışla veya etnik kökenle ilgili değildir. Yaşamın bize vermiş olduğu güzelliklerin farkında olmak, doğruların ve gerçeklerin peşinden koşmak, birbirimize yardım etmek, insanlığa hizmet etmek, özümüze sevgiyle bağlanmak… Bizi iyi yapan bu niteliklerin toplamıdır. Başka bir şey değil.

“Sen seni bilirsen yüzün Hüdâ’dır; sen seni bilmezsen, hak senden cüdâdır.” Hünkâr Hacı Bektaş Veli

İnsan geliştikçe aile gelişir, aile geliştikçe toplum gelişir, toplum geliştikçe çağ güzelleşir

Aile toplumun temel yapı taşıdır. Aile içinde geçen tartışmalar, sohbetler, paylaşımlar gibi nitelikler, toplumun süreç içerisinde nasıl bir psikolojik altyapısının varolduğunu ve varolacağının kanıtlarını sunar. Tabi ki bebeklikten başlayan bu süreç, çocuğun dünyayı ve hayatı anlama yolunda, çağının elverdiği koşulların, kendisinde oluşturduğu yeni bir yapıyı görmesinden önceki bir dönemdir. Yeni bir yapı derken çocukluktan beri öğrendiği değerler karşısında ve daha sonra çağının elverdiği koşulları sezerek yeni şeyler öğrendiğinde, bu şeyleri eski-yeni olarak harmanlaması ya da sadece yeni olanlarla yaşamasını kastetmekteyim. Örneğin annesinin onu doğururken on sekiz yaşında olması, babasının çalışırken annesinin evde kendisine bakması, okulunu bitirdikten sonra evlenmesini istemeleri, arkadaş veya eş seçimlerinde ailelerinin karar verme cüretinde bulunması, neyi okuyup neyi yazması hakkında dikte edişleri ve buna benzer sayısız feodal örnekleri kabul etmeyip çağının ona vermiş olduğu daha modern şeylerin işlenmesini istemektedir. Bu karşı çıkışların kök sebebi bu da değildir; bunda anne ve babaların bodoslama evliliklerindeki bilinçsizlik de yatmaktadır. Yani evlenmiş olmak için evlenmek… Çoğu anne ve babalar, zamanındaki algıya göre evliliğin bir gurur kaynağı, bir olgunluk abidesi olarak görülmesine sebep olmuştur. Elbette evlilik kutsaldır. Fakat neye göre? Çocuklarına yaşanabilir modern bir dünya veremedikten, bu çerçevede maddi bir olgunluğa ve bağımsızlığa ulaşamadıktan, onları kendi eğitim seviyesinde ve sadece kendi yaşadığı dönemin kültürüne göre yetiştirilmesindeki asıl yanlışı göremedikten ve bu yanlışın bir gurur kaynağı olmadığının bilincinde olmak için çabalamadıktan sonra neyin olgunluğu? Evlilik kutsaldır… Evet ama çocuk daha da kutsaldır. Tarih sahnesine, bulunduğu çağda ve bulunduğu düşünümlere göre bir birey çıkarmak… Daha kutsaldır. Evlenmiş olmak için evlenmeyi ve evlenmeyi bir gurur kaynağı olmaktan öteye taşımamayı kendine and biçmiş aile, çocuğunu kendi anne ve babasından gördüğü eğitimle eğitmeye çalışır. İşin ilginç tarafı bunun yanlış olduğunu aklının ucundan bile geçirmez. En bariz örnek, anne ve babanızın sizi kendi anne ve babasından aldığı değerlerle yönetmek istemesidir.(Tabi bu tartıştığım şeyler tüm aileler için geçerli olmamakla birlikte, çoğu ailede böyle seyretmektedir.) Aile bireyleri dikte etme yoluyla çocuğunun kendi değer ve kalıplarına girmesi için çabalarken, zamanında kendi anne ve babalarının da aynı dikte etme yoluyla kendilerine uyguladıkları kültürel ve toplumsal baskıdan rahatsız olduklarının ya farkında değiller ya da farkında değilmiş gibi gözükürler. Buna karşı çıkışlar ise kökünde kültür çatışmasını meydana getirmektedir. Çağın kültüre göre değil (ki imkansızdır bu), kültürün çağa göre ilerlenmesi gerektiğinin bilincinde olmak gerekir. Ve bilinçli olmak imkansız değildir. Sadece düşünmek yeterlidir. Kutsal olduğunu bildiğimiz şeyleri düşünmemiz, üzerinde analizler yapmamız, öngörülü olmamız gerekir. Başka çaremizin olmadığını, toplumun içerisinden başarılı ve sosyal bir bireyin başka türlü çıkamayacağının bilinciyle, vicdanımızı ve mantığımızı bu çerçevede taşımamızın hiç bir “zararı” olmamakla birlikte gelişebilir, geliştirebiliriz.

Resim: Henri Matisse

Çağı çağ yapan insandır. Biraz daha indirgemek gerekirse çağ; insan mantığının mütemadiyen ileriye doğru adım atmasındaki süreçtir ve kültür ile düşünüşün arasındaki dengeyi oluşturmak için sarfedilen çabadır. Aksi taktirde bu dengeyi oluşturamayanlar hiçbir alanda kendini var edebilecek araçlara sahip olamamaktadır. Örneğin sevgilinize mesaj atmak istiyorsunuz, mektup mu gönderirsiniz? Veya toplumda “kültürleşmiş” bir “işkenceden” örnek verelim; bir kadın yol ortasında kan kusarcasına dayak yiyor, “Abisidir, sevgilisidir veya babasıdır, kızını dövmeyen dizini döver” deyip yolunuza devam mı edeceksiniz? Veya çocuğunuzun bir sevgilisi var, “hadi hemen everek.” mi diyeceksiniz. Ya da milliyetçilikte gülünç bir boyut olarak kendinizi tüm dünya karşısında üstün mü göreceksiniz. Veya bir servet sahibisinizdir, çocuklarınıza miras bırakacaksınız, sadece erkek olana mı bırakırsınız? “Bunların kültürle ne alakası var?” diyebilirsiniz. Bunlar kültür adı altında yüzyıllar boyu övülen ve süregelen bir yığın kolaya kaçma, bir yığın geride kalan çöplerdir. Çöplerden erzak toplamanın ne anlamı var?(bunu soyut anlamda söylemekteyim; yoksa çöplerden karton toplayan emekçilerimiz, hiç bir zaman çöpten erzak toplamamaktadırlar) Kısacası çalışırsak başarırız. Başarırsak üretiriz. Çünkü isminin “çağ” oluşu bile insanın icadıdır. Konuştuğumuz dil, gelenek ve görenekler, inandığımız ahlaki ve toplumsal değerlerin hepsi insanın ürünüdür. Her şey elimizdedir. İnsan geliştikçe aile gelişir, aile geliştikçe toplum gelişir, toplum geliştikçe de çağ güzelleşir, değişir. Fakat aksi taktirde insan geriledikçe bunların hepsi de geriler. “İleriye! daima ileriye!” dememiz için hiç bir vakit geç değildir…

Resim: Salvador Dali

Kültür, bir toplumun üyeleri arasında paylaşılan, devredilen ve bir değişim süreci içinde bulunan öğrenilmiş davranış kalıplarıyla, bu kalıpların parçalarının oluşturduğu bir yaşama biçimidir. Bu anlamda bir değişim süreciyle birlikte, sonraki nesillere devredilmesi olağandışı değildir. “Yaa öyle bir şey olur mu, bizim kültürümüzde yok öyle bir şey.” diye belirtilmesi aslında kültüründe var olup olmamasıyla ilgili değildir. Çünkü o şeyin kişinin kültüründe var olmuş olması, geçmiş zamanda da o savunduğu kültürün zamanına göre değişmiş olduğu anlamına geliyor. Yani “kültürümüzde öyle bir şey yok.” derken daha dikkatli olun. Değişen bir şeye var ya da yok diyemezsiniz. Çünkü değişen bir şey artık yeni bir şeydir. Osmanlı yıkıldı, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Yani toplum aynı fakat sistem değişti. Eski sistemden bahsedebilirsiniz ama yeni sistemle yönetilirsiniz. Sıkıysa Osmanlı’yı tekrar getirmeye çalışın. Şeyh Sait’in durumuna düşersiniz. Asılmazsınız elbette ama toplum dışına sürüklenirsiniz. Toplum dışına toplum tarafından defedilmek, asılmaktan beterdir. Bir müddet sonra demokrasinin içinde bulursunuz kendinizi. Anlatmak istediğim kültür de böyledir. Eskimiş şeyler çöpe atılır, yeni şeyler çıkar meydana ve artık bu yeni şeyler size ve yaşantınıza öyle onur verir ki tarihinizdeki çöpe atılmış şeylerden bahsetmemek bir yana, mideniz bulanır. Çünkü dediğim gibi, dünya değişmektedir, ya değişime ayak uydurur, ya da çöpte bir fare olursunuz…

Hayatı sanatta, sanatı hayatta bulmak

Sanat iyiyi, doğruyu ve güzeli arar. İçinde bulunduğumuz doğa, iletişime geçtiğimiz insanlar, içine girmek için uğraştığımız veya çıkmak için çabaladığımız toplum, topyekün dünya ve evreni kavrama yetimizin yansıması olarak sanat, özgürlüğümüzün ve gerçekliğimizin dışa vurumuyla ilgilidir. Aşk, insan, doğa, yaşam, ölüm, alabildiğine her şey insanın özgür iradesinin bir imgelemidir. Ve bu özgürlüğü insan paylaşmak ister hep. İnsan, insanın insan olarak insanca yaşayışlarını resmetmek ister. Ben de bu yaşayışların, bu özgürlüklerin sadece bende veya odamda bir defterde saklı kalmasını istemeyerek, düşüncelerimi paylaşma isteğime engel olamadım. Paylaşmak insan doğasının bir gereğidir çünkü. Kaldı ki aksi taktirde insan olmamızın ne anlamı var?

“Sanat tabiata ilave edilmiş insandır.”
Francis Bacon
Resim: Pablo Picasso

Hayat bize kendisinin ne olduğu hakkında tam bir bilgi vermez. Bize yapmamız gerekenlerin ön koşullarını verir; yani bize bir aşama katetmemiz için ön bir bilgi bahşeder. Biz bu ön koşullarla hayatı öğrenir, onu içselleştirmeye çalışırız. Böylelikle doğumumuzdan beri süregelen bir öğrenme içgüdüsüyle anlamaya, kavramaya çalışırız. Bir memeyi iştahla emerken annemizin gözlerine şefkatle bakmamız, bize sevginin anahtarını verir. Biz de şefkatle öğrendiğimiz bu sevginin kapılarını açmak için önce gülümseriz. Çünkü karnımız doymuştur. Annemize bakarken şefkati, memeyi emerken midemizin varlığını sezinlemiş oluruz. “Haa! Benim midem boşken acıkıyorum, hemen ağlamalıyım.” deriz içgüdüsel. Sonra tepki veririz(ağlarız), yine gelir annemiz. Bu böyle devam eder. Büyür, yetişir, yaşlanırız. Öğrenme hiç durmaksızın devam eder. İstediği kadar kişi “ben öğrenmiyorum” desin. Sen istesen de istemesen de hayat sana yaşaman için öğrenmeyi mecbur kılmıştır. Yaşamak için öğrenmek… Okullarda öğretilen bilgilerden bahsettiğim sanılmasın. İnsanın hayat karşısındaki duruşunu, tutum ve davranışlarının bir bütün olarak direnişini ve mücadelesini kastetmekteyim. Yani hayat karşısındaki yaşama isteğinin zorunlu araçlarına sahip olma güdüsünün peşinden gitmeyi… Bu anlamda hiç kuşku yoktur ki güzel olanın bilgisine erişmek, iyi olana doğru mütemadiyen emekleyerek ilerlediğimizde, diz kapaklarımızın ağrıdığını hissederiz. Annemiz ona gitmemiz için şirin sözlerle ismimizi yineleyip bizi çağırırken, bilgilerimizin öğretici iradesinin kaynağına doğru hareket ettiğimizin farkındayızdır artık. Debelene debelene koştuğumuzu sanırız. Çünkü bilginin öğretici kaynağına bir an önce varmamız şarttır bizim için o an. Zaman geçtikçe diz kapaklarımızın ağrıdığını hissetmeyiz bile. Çünkü güzel olan şey bizi çağırdıkça önümüzdeki engeller veya çektiğimiz acılar, bizi katetmek zorunda olduğumuz bir yolun ilerlenebileceğini söyler. Annemize emekleyerek koştuğumuz ilk gün ki gibi güzelin ışıltısını hayatımızın her köşesinde görmek isteriz. Betimleriz, hayal ederiz, düşünürüz… Görmek isteriz güzeli hep. Resmini çizeriz, şarkısını söyleriz, heykelini yaparız… İmgelem gücümüzün bize vermiş olduğu yaratıcılıkla özlem duyar, onu bir sanat yapıtıyla sonsuzlaştırmak isteriz. Böylece öğrendiklerimizi, yaşadıklarımızı bir sanata aktarmayı kendimize görev biliriz.

“Hayal ettiğiniz her şey gerçektir.”
Pablo Picasso
Resim: Tamara de Lempicka

Çünkü sanat, hayatımızın bize vermiş olduğu argümanları bir yapıta dökmemizi ister. Bir bütün olarak algıladığımız hayatı parça parça işlemek ve bu parçaları hayata atfetmekten başka çaremiz yoktur. Annemizden emdiğimiz sütün resmini çizmeyi isteriz. Bunu hayatın bütününde buluruz. O şefkat dolu bakışların mucizevi sevgisini bir tabloda görme isteğimize engel olamayız. Veya sevgiyle ilgili bir şarkı besteleriz, sevgiyi anlatır, duygu ve düşüncelerimizle harmanlayıp, güzel bir ezgiyle dışa vururuz. Yani gerçeğin yansımalarını ölümsüzleştirmek, bir o kadar da manidar kılmak isteriz. Neden gerçeğin yansımaları olarak ifade ettim? Çünkü gerçeğin resmini çizerseniz onun yansımasını elde etmiş olursunuz. Yansımalar gerçeğin gölgeleri değil midir zaten? Hayatı sanatta görmeyi arzulamaz mıyız hep? Bir gün bir gerçeği duygularınızın süzgecinden geçirip dışa vurmak isterseniz, şefkatin ve sevginin yüce ışıltısına bırakın kendinizi. O size yol gösterecektir. Nice ışıltılara diyelim o vakit…

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın