İnsan geliştikçe aile gelişir, aile geliştikçe toplum gelişir, toplum geliştikçe çağ güzelleşir

Aile toplumun temel yapı taşıdır. Aile içinde geçen tartışmalar, sohbetler, paylaşımlar gibi nitelikler, toplumun süreç içerisinde nasıl bir psikolojik altyapısının varolduğunu ve varolacağının kanıtlarını sunar. Tabi ki bebeklikten başlayan bu süreç, çocuğun dünyayı ve hayatı anlama yolunda, çağının elverdiği koşulların, kendisinde oluşturduğu yeni bir yapıyı görmesinden önceki bir dönemdir. Yeni bir yapı derken çocukluktan beri öğrendiği değerler karşısında ve daha sonra çağının elverdiği koşulları sezerek yeni şeyler öğrendiğinde, bu şeyleri eski-yeni olarak harmanlaması ya da sadece yeni olanlarla yaşamasını kastetmekteyim. Örneğin annesinin onu doğururken on sekiz yaşında olması, babasının çalışırken annesinin evde kendisine bakması, okulunu bitirdikten sonra evlenmesini istemeleri, arkadaş veya eş seçimlerinde ailelerinin karar verme cüretinde bulunması, neyi okuyup neyi yazması hakkında dikte edişleri ve buna benzer sayısız feodal örnekleri kabul etmeyip çağının ona vermiş olduğu daha modern şeylerin işlenmesini istemektedir. Bu karşı çıkışların kök sebebi bu da değildir; bunda anne ve babaların bodoslama evliliklerindeki bilinçsizlik de yatmaktadır. Yani evlenmiş olmak için evlenmek… Çoğu anne ve babalar, zamanındaki algıya göre evliliğin bir gurur kaynağı, bir olgunluk abidesi olarak görülmesine sebep olmuştur. Elbette evlilik kutsaldır. Fakat neye göre? Çocuklarına yaşanabilir modern bir dünya veremedikten, bu çerçevede maddi bir olgunluğa ve bağımsızlığa ulaşamadıktan, onları kendi eğitim seviyesinde ve sadece kendi yaşadığı dönemin kültürüne göre yetiştirilmesindeki asıl yanlışı göremedikten ve bu yanlışın bir gurur kaynağı olmadığının bilincinde olmak için çabalamadıktan sonra neyin olgunluğu? Evlilik kutsaldır… Evet ama çocuk daha da kutsaldır. Tarih sahnesine, bulunduğu çağda ve bulunduğu düşünümlere göre bir birey çıkarmak… Daha kutsaldır. Evlenmiş olmak için evlenmeyi ve evlenmeyi bir gurur kaynağı olmaktan öteye taşımamayı kendine and biçmiş aile, çocuğunu kendi anne ve babasından gördüğü eğitimle eğitmeye çalışır. İşin ilginç tarafı bunun yanlış olduğunu aklının ucundan bile geçirmez. En bariz örnek, anne ve babanızın sizi kendi anne ve babasından aldığı değerlerle yönetmek istemesidir.(Tabi bu tartıştığım şeyler tüm aileler için geçerli olmamakla birlikte, çoğu ailede böyle seyretmektedir.) Aile bireyleri dikte etme yoluyla çocuğunun kendi değer ve kalıplarına girmesi için çabalarken, zamanında kendi anne ve babalarının da aynı dikte etme yoluyla kendilerine uyguladıkları kültürel ve toplumsal baskıdan rahatsız olduklarının ya farkında değiller ya da farkında değilmiş gibi gözükürler. Buna karşı çıkışlar ise kökünde kültür çatışmasını meydana getirmektedir. Çağın kültüre göre değil (ki imkansızdır bu), kültürün çağa göre ilerlenmesi gerektiğinin bilincinde olmak gerekir. Ve bilinçli olmak imkansız değildir. Sadece düşünmek yeterlidir. Kutsal olduğunu bildiğimiz şeyleri düşünmemiz, üzerinde analizler yapmamız, öngörülü olmamız gerekir. Başka çaremizin olmadığını, toplumun içerisinden başarılı ve sosyal bir bireyin başka türlü çıkamayacağının bilinciyle, vicdanımızı ve mantığımızı bu çerçevede taşımamızın hiç bir “zararı” olmamakla birlikte gelişebilir, geliştirebiliriz.

Resim: Henri Matisse

Çağı çağ yapan insandır. Biraz daha indirgemek gerekirse çağ; insan mantığının mütemadiyen ileriye doğru adım atmasındaki süreçtir ve kültür ile düşünüşün arasındaki dengeyi oluşturmak için sarfedilen çabadır. Aksi taktirde bu dengeyi oluşturamayanlar hiçbir alanda kendini var edebilecek araçlara sahip olamamaktadır. Örneğin sevgilinize mesaj atmak istiyorsunuz, mektup mu gönderirsiniz? Veya toplumda “kültürleşmiş” bir “işkenceden” örnek verelim; bir kadın yol ortasında kan kusarcasına dayak yiyor, “Abisidir, sevgilisidir veya babasıdır, kızını dövmeyen dizini döver” deyip yolunuza devam mı edeceksiniz? Veya çocuğunuzun bir sevgilisi var, “hadi hemen everek.” mi diyeceksiniz. Ya da milliyetçilikte gülünç bir boyut olarak kendinizi tüm dünya karşısında üstün mü göreceksiniz. Veya bir servet sahibisinizdir, çocuklarınıza miras bırakacaksınız, sadece erkek olana mı bırakırsınız? “Bunların kültürle ne alakası var?” diyebilirsiniz. Bunlar kültür adı altında yüzyıllar boyu övülen ve süregelen bir yığın kolaya kaçma, bir yığın geride kalan çöplerdir. Çöplerden erzak toplamanın ne anlamı var?(bunu soyut anlamda söylemekteyim; yoksa çöplerden karton toplayan emekçilerimiz, hiç bir zaman çöpten erzak toplamamaktadırlar) Kısacası çalışırsak başarırız. Başarırsak üretiriz. Çünkü isminin “çağ” oluşu bile insanın icadıdır. Konuştuğumuz dil, gelenek ve görenekler, inandığımız ahlaki ve toplumsal değerlerin hepsi insanın ürünüdür. Her şey elimizdedir. İnsan geliştikçe aile gelişir, aile geliştikçe toplum gelişir, toplum geliştikçe de çağ güzelleşir, değişir. Fakat aksi taktirde insan geriledikçe bunların hepsi de geriler. “İleriye! daima ileriye!” dememiz için hiç bir vakit geç değildir…

Resim: Salvador Dali

Kültür, bir toplumun üyeleri arasında paylaşılan, devredilen ve bir değişim süreci içinde bulunan öğrenilmiş davranış kalıplarıyla, bu kalıpların parçalarının oluşturduğu bir yaşama biçimidir. Bu anlamda bir değişim süreciyle birlikte, sonraki nesillere devredilmesi olağandışı değildir. “Yaa öyle bir şey olur mu, bizim kültürümüzde yok öyle bir şey.” diye belirtilmesi aslında kültüründe var olup olmamasıyla ilgili değildir. Çünkü o şeyin kişinin kültüründe var olmuş olması, geçmiş zamanda da o savunduğu kültürün zamanına göre değişmiş olduğu anlamına geliyor. Yani “kültürümüzde öyle bir şey yok.” derken daha dikkatli olun. Değişen bir şeye var ya da yok diyemezsiniz. Çünkü değişen bir şey artık yeni bir şeydir. Osmanlı yıkıldı, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Yani toplum aynı fakat sistem değişti. Eski sistemden bahsedebilirsiniz ama yeni sistemle yönetilirsiniz. Sıkıysa Osmanlı’yı tekrar getirmeye çalışın. Şeyh Sait’in durumuna düşersiniz. Asılmazsınız elbette ama toplum dışına sürüklenirsiniz. Toplum dışına toplum tarafından defedilmek, asılmaktan beterdir. Bir müddet sonra demokrasinin içinde bulursunuz kendinizi. Anlatmak istediğim kültür de böyledir. Eskimiş şeyler çöpe atılır, yeni şeyler çıkar meydana ve artık bu yeni şeyler size ve yaşantınıza öyle onur verir ki tarihinizdeki çöpe atılmış şeylerden bahsetmemek bir yana, mideniz bulanır. Çünkü dediğim gibi, dünya değişmektedir, ya değişime ayak uydurur, ya da çöpte bir fare olursunuz…

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın