İnsanın tecrübe kazandığı öyle anlar vardır ki bazen ufak tefek şeyleri kafanıza takmadan hayatınıza devam eder, daha önemli şeylere odaklanmanız için kendinizi kamçılarsınız. Önyargılara ve kibirlere öyle alışmışsınızdır ki bazen kibirli bir insan karşınıza çıktığında ya susarsınız ya da onu kibirli olmaktan vazgeçirmeye çalışırsınız. Bunu belki kendi yaşam tarzınızın, kendi inandığınız değerlerin bir yansıması olarak görür, belki de hiç konuşmadan kibirli ve önyargılı oluşuna hiç ses etmeden dinlersiniz karşınızdakini. Benim de başımdan böyle bir hikaye geçti. Kibirin ve önyargının yüce ışıltısını kendisine ant içmiş biri karşısında susmayı ve bir şey söylememeyi tercih etmiştim önce. Çünkü bazen ne söylerseniz söyleyin, bir insanda insanlık değerlerine ait bir vasıf göremiyorsanız o insana ne anlatırsanız anlatın size inanmayabiliyor. Bu da bir önyargıdır belki. Fakat önyargıyla ve kibirle hareket edenler, birliğe ve bütüne pek önem vermemektedir. Parça halinde olan şeyler onlar için çok önemlidir. Halbuki parçalar bütünü oluşturur… İnsanlık gibi… Neyse. Okulum uzadı diye Ankara’ya, ailemin yanına yerleştim. Bandırma’ya sadece sınavlar için gitmekteyim. Yine vize sınavları için gelmiştim Bandırma’ya. Sınavlardan önce Emre’yle görüşme sözü aldık. Akşam 19:00’da kahve içip sohbet edeceğiz diye sözleşmiştik. Yanında arkadaşıyla birlikte gelecekti sözleştiğimiz kafeye. Ben erken gelmiş, bir çay söylemiştim bile. Tam çayın son yudumunu da aldım ki kafenin kapısı açıldı, gülerek oturduğum masaya geldiler. Ben de görür görmez gülümseyerek ayağa kalktım, sarıldık Emre’yle. Hemen tanıştırdı: “Gözde Mustafa, Mustafa Gözde.” Her iki taraf da tebessümle “memnun oldum” dedikten sonra usulca yerimize oturduk, ben ikinci içeceğimi kahve olarak belirtirken onlar da çay söylediler kendilerine. Neyse. Okuldan, aileden, iş aramaktan, işsizlikten, hocalardan vs sohbet etmeye başladıktan sonra toplum, etnik köken, din gibi konulara geldik birden. Sohbet usulünce ilerliyordu fakat eksik olan bir şey vardı bu konulara girerken: Sağduyu. Toplumda herkesin kardeşçe yaşaması gerektiği konusunda bir çok güzel söz söyledi Gözde. Çok beğendim fikirlerini. Alevinin sunniyle, Kürt’ün Türk’le, siyahın beyazla, kadının erkekle vs. eşit ve hür bir şekilde yaşaması için toplumun birçok sorumluluğun altına elini sokması gerektiği konusunu söylediğinde, fikirlerine katıldığımı ifade etmekten kendimi alamadım. Ancak daha sonra konu biraz daha bireyselleşti, kişiselleşti, kendine dönük oldu. Bazı insanlar size önce süslü sözlerle bir şeyler söyledikten sonra, aslında asıl söylemek istediği fikrin temellerini atmak için süslü yollara başvurduğunu, böylece kendini daha rahat anlatacağının yollarını çizmiş olur. Yani asıl söylemek istediğini direkt söylerse sizin yanlış anlayabilme olasılığınızı ortadan kaldırmak için, öncelikle size süslü cümleler kullanmak isteyecektir. Bazı insanlar böyledir. Neyse ki süslemelerden sonra asıl konuya girdi: “Kürtler ve Aleviler asla banyo etmezler. Banyo etseler de ayda bir veya üç ayda bir ederler ve yemekleri asla yenmez.” dedi birden Gözde. İçimden biraz güldüm tabi. Gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan her şeye gülmek gibi kötü bir huyum vardır. “Vay edepsizler” dedim, “Toplumu temizleyebilmemiz için önce banyo yapmamız lazım zaten” dedim alayla. Farketmedi alay ettiğimi tabi. Sonra “Eee?” dedim “başka ne yapıyorlar bunlar?” heyecanla ve yüzünü buruşturarak: “Sen bilmiyor musun?” dedi. “Onlar mum söndü gibi sapıkça bir aktivitede bulunuyorlar” dedi. “Kürtler zaten kardeş kardeşe evleniyorlar” dedi. Yine içimden bir gülme krizine engel olurcasına kahvemi yudumlarken aklımdan Hasret Gültekin’nin “çeke çeke” deyişi geçmesin mi! Bir yandan Gözde’yi dinliyorum bir yandan da içimden deyişe eşlik ediyorum. “Seversen Ali’yi değme yarama.” Neyse sonra: “Sen ne düşünüyorsun bu konuda?” diye sordu gözlerime usulca bakarak cevap beklercesine. Sanki çok normal bir konuşmaymış, her yerde aynı şeyler söyleniyormuş, “zaten alışık olduğumuz konular bunlar, cevabını bildiğimiz konular” diyormuşcasına bakıyordu sorar gözlerle bana. Bu sorunun ciddiyetine ben de katılarak: “Hayatında Alevi veya Kürt bir yakının oldu mu hiç? Yani kendi gözünle gördün mü bu anlattığın şeyleri” dedim. Bir an kaşlarını düşünüyormuş şeklinde hafif kaldırarak durdu ve cevabı “evet!” oldu. “Kendi gözlerimle gördüm” dedi. Farklı bir cevap gelmeyeceğini anlamama rağmen: “Bir Kürt veya bir Alevinin banyo edip etmediğini, yemeklerinin yenilemeyeceğini, mum söndü olayını, kardeş kardeşe evlendiklerini gözünle gördün yani öylemi!” dedim hafif bir tebessümle. “Yaniii.” dedi “bize anlatılanlar öyle” dedi. Şimdi “size anlatılanlar farklı senin gözünle görmüş olman farklı” diyecektim ama konu uzamasın diye bu çelişki üzerinde pek durmadım. Bakıştık bir 4-5 saniye. Sonra yine Okuldan, aileden, hayattan falan konuştuk üçümüz de. Biraz bağımsızlaştı konu böylece ve sohbetin ileriki safhalarında Gözde bana dönerek: “Sen kitapları çok seviyormuşsun. Ben de bayılırım kitap okumaya. Çok sakin bir ses tonun ve diksiyonun da var dedi. Müzikle de ilgileniyorsun Emre anlattı.” dedi. “Çok geniş bir yapın var. Bir sanat aktivitesiyle ilgilenenler hep böyle pozitif mi olur!” dedi. Ben de az önceki konuyla bağlantılama isteğime engel olamayarak teşekkür ettikten ve kendisinin de çok “naif” bir insan olduğunu belirttikten sonra: “Peki!” dedim. “Bana söylediğin bu övgü dolu sözlerin sahibi herhangi bir Alevi veya bir Kürt olabilir mi sence?” dedim. “Bence olamaz.” dedi. “Nedenini sorabilir miyim, öğrenmek isterim?” dedim. Hevesli bir şekilde dünyadaki herkesten daha çok bilen birinin mağrurluğuyla: “Çünkü bu niteliklerde herhangi bir Kürt veya Alevi göremezsin. Genellikle vatan ve millet sevgisinden yoksundurlar ve kaba saba olmasından tut herşeyine kadar sapkın ve mide bulandırıcı düşünce yapılarına sahiptirler. Düşüncesene bir insan neden camiye gitmez? Benim aklıma gelen yıkanmadıkları içindir. Çünkü kötü koktuğunuz anlaşılırsa yanınızda saf tutan cemaat de rahatsız olabilir. Bu yüzden bu niteliklere sahip değiller” dedi vurgulayarak. Emre de tabi bana bakıyor, benim söyleyeceklerimi merak edercesine, sinirlenebileceğimi anlamak istercesine bekliyordu konuşmamı. Acaba ne söyleyeceğim diye bakıyordu bana Emre. Ben de ona “seni mahçup etmem merak etme” dercesine göz kırptım çaktırmadan ve gülerek. Susmuştu Gözde, konuşma sırasının bana geldiğini anlamıştım artık, bir sigara yaktım, küllüğe el alışkanlığının vermiş olduğu şekilde çırptım sigarayı, bitmek üzere olan soğumuş kahvemi iştahla ve yavaşça bir yudumda kafama diktikten sonra şöyle söyledim: “Gözde, ben de o söylediğin pis insanlardanım. Aleviyim ve etnik olarak Kürt’üm.” dedim direkt tebessümle. Baktı, sustu, dudakları biraz aralanmış, yüzümün her bir kıvrımını şaşkınlık ve utanç duymuş gibi inceliyordu. Sanki yüzümde dini inancım ve etnik kökenim yazıyordu da bunu okuyabilmek için ekstra bir çabaya gerek duyuyormuş gibi bir hali vardı. Yüzümdeki organlardan sadece gözlerime bakmadı. Ya da bakamadı. Böylece 7-8 saniye şaşkınlık ve utançla inceledikten sonra aynı cümleleri biraz kekeleyerek kurdu: “Bi.. B.. Biz Ale.. Alevisiyle Sunnisiyle, Kürt’üyle Türk’üyle…” direkt sözünü kestim. O da hiç itiraz etmedi, sanki sözünün kesilmesini isteyip benim konuşmamı ister gibiydi ve şu sözcükler çıktı ağzımdan içgüdüsel: “Sen insanlara yardım edersen, insanlığa hizmet edersen, kendi özünü; kendi insanlık özünü, değerini, kimliğini tanırsan, yani sen seni bilirsen; Hak sende, sen de Hak’ta isen, ister Alevi ol ister Sünni. Pis olmak veya kötü biri olmak Alevilikle veya Kürtlükle veya başka bir şeyle ilgili değildir, karakterle ilgilidir.” dedikten sonra yaklaşık bir buçuk iki saat Alevilik, Kürtlük, daha sonra insanlık hakkında, insanlık değerleri hakkında konuştuk. Daha doğrusu biraz gevezelik ederek hep ben anlattım bildiklerimi. Dinlemeye aç birini görünce sabaha kadar konuşabilirim, dinlenilmeye ihtiyacı olan birini duyunca da sabaha kadar dinleyebilirim. Gözde’nin de dinlemeye aç biri olduğunu gördüm o an. İki saat anlattım yaşayış tarzımızı… “Ben öyle bilmiyordum” dedi. “Bize neden böyle anlatıldı hep!” dedi. “Biz niye böyle biliyoruz!” dedi. “Neden böyle önyargılı bakmışız hep” dedi. “Eve gider gitmez bu söylediklerinin üzerine daha çok şey katacağım, daha çok araştıracağım” dedi ve ardından özür diledi. Özre gerek olmadığını belirttim. Onun hiç bir kabahatinin olmadığını söyledikten sonra Emre’yle bakıştık birden. Bir gün birlikte yemek yiyelim dedim sonra. “Tabi Gözde benimle yemek yemeği haram saymazsa” dedim esprili ve gülerek. Hepimiz güldük sonra bu espriye. Yavaş yavaş gülüşünü durdurarak şaşkınlığı gitmiş, geriye kalan utancıyla baş başa kalmıştı. Bunu da gözlerimin içine bakarak gidermeye çalışıyordu sanki. Gözde artık gözlerimin içine bakıyordu. Utancını biraz dinginleyebilmek için atıldım: “ciğer sote ve pilavı çok güzel yaparım, bir gün denk gelirsek size parmaklarınızı yedirtebilirim” dedim. “Tamam, mutlaka yapalım bir yemek akşamı” dedi Emre oradan heyecanla. Ben Ankara’ya gitmeden yapacaktık yemeği fakat sınavlar gelip çatınca görüşemedik ikisiyle de. Neyse ki barış ve kardeşlik çerçevesinde ayrıldık kafeden. Aradan dört gün geçmişti. Bir mesaj geldi bana: ” Mustafa, özrümü kabul etmen için ne yapabilirim bilmiyorum. Ancak senin sayende görüştüğümüz güne kadar içimde bir önyargının varlığını hissedememişim. İnsanlık bir bütün, asla görememişim. Bu anlamda bir yandan teşekkür ediyorum sana bir yandan tekrar özür diliyorum. Gözde.” bu mesaj beni etkilemişti. Çünkü bir insanın önyargılarını atmasında yardımcı olmuştum. Bunu başarmışlığımın verdiği mağrurlukla bu hikayeyi elimden geldiğince de paylaşmak istedim. Bizi biz yapan insani değerlere sahip çıkmamız için statüye, yaşayış tarzına, dile veya dine gerek yoktur. Bizi biz yapan yine bizizdir. Önyargılarla ne bir oluruz ne diri oluruz ne de iri…
İnsanın iyisi kötüsü her yerde, her inanışta, her ideolojide, her bölgede vardır. Kaldı ki bu hikayenin tam tersi de olabilirdi. Kötü insan modelini bir dine veya bir etnik kimliğe indirgememizin hiç bir gerçekliği, hiçbir doğruluğu yoktur. Yani bir insan Sünni diye veya Alevi diye bu insan hakkında hurafelerle iyi veya kötü diyemezsiniz. İyi bir insan olmak, inanışla veya etnik kökenle ilgili değildir. Yaşamın bize vermiş olduğu güzelliklerin farkında olmak, doğruların ve gerçeklerin peşinden koşmak, birbirimize yardım etmek, insanlığa hizmet etmek, özümüze sevgiyle bağlanmak… Bizi iyi yapan bu niteliklerin toplamıdır. Başka bir şey değil.
“Sen seni bilirsen yüzün Hüdâ’dır; sen seni bilmezsen, hak senden cüdâdır.” Hünkâr Hacı Bektaş Veli